Hyalüronik Asidin Faydaları Nelerdir?

Hyalüronik asit, vücudun her dokusunda bulunur ve belirli hayati aktiviteleri gerçekleştirmekten sorumludur. Hyalüronik asitin önemli faydalarından bazıları eklem ağrılarının tedavisi, cilt yaşlanmasını azaltması ve bağışıklık sistemini güçlendirmesidir.

Ayrıca hiyalüronan veya hiyalüronat biçiminde de ifade edilen hyaluronik asit, kimyasal olarak dallanmamış uzun polisakaritler içeren bir glikozaminoglikan (GAG) ‘dır. İnsan vücudunda belirli doku tiplerinde bulunur. Bunlar epitelyal, konnektif ve sinirsel dokulardır. Bunların dışında daha yüksek miktarlarda yumuşak dokularda ve gözün vitröz sıvısında bulunur. Hyalüronik asit vücuda pek çok şekilde fayda sağlar. Bağ dokusu bozuklukları olan hastaların büyük bir çoğunluğunda bu asidin yapısında anormallikler teşhis edilir. Bu asidin eksikliği yüzde kırışıklıklara neden olur, aynı zamanda deri esnekliğinin kaybına da neden olabilir.

Hyalüronik Asidin Faydaları Nelerdir?

-Cildinizin genç ve kırışıksız kalmasına yardımcı olur.

-Su tutma ve cildi nemlendirme özelliği en önemli özelliğidir. Bu nedenle hyalüronik asit nemlendirici kremlerde kullanılmaktadır.

-Cilt pürüzsüz ve esnek tutmaya yardımcı olur.

-Hyalüronik asit akne izlerini önlemek için de yararlıdır.

-Dokuların tamir edilmesi ve elastikiyetinin korunması hyalüronik asidin faydalarından biridir. Bu özelliği sayesinde cildin yaşlanmasını önlemektedir.

-Kollajen liflerinin oluşumu ve bakımına yardımcı olur. Kollajenin azalması cildin elastikiyetini kaybetmesine sebep olur.

-Aynı zamanda cilt iltihabı ve tahrişi ile savaşmaya yardımcı olur.

-Yaşlandıkça hücre mitoz hızı azalır, böylece hücresel yenilenme ve onarım süreci yavaşlar. Hiyalüronik asit varlığı durumunu tersine çevirmede yardımcı olur.

Pek çok kişi ciltteki hiyalüronan miktarını artırmak için, bazı jeller ve serumlar kullanmaktadır. Ancak bu jellerin dermise ulaşmak için çok düşük bir şansları vardır. Hyalüronik asit içeren cilt kremleri ancak dermise ulaştıklarında etkilidir. Benzer şekilde, hyalüronik asit enjeksiyonları sadece enjekte edildikleri alana etki etmektedir ve genel görünümü düzeltmezler.

Hyalüronik asit cilt dışında kişinin görmesini de iyileştirmektedir. İnsan gözünün neredeyse %80’ini oluşturmaktadır. Göz bakımı ile birlikte, romatoid artrit ve osteoartrit gibi hastalıkların tedavisi için de kullanılır. Eklem yüzlerini yağlar, tampon görevi görür ve bu bölgedeki inflamasyonun iyileşmesini sağlar.

Hyalüronik Asit Hangi Besinlerde Bulunur?

– Hayvansal Kaynaklar:

Hayvansal ürünler hyalüronik asidin en iyi doğal kaynakları olarak kabul edilir. İnsanlarda olduğu gibi, hayvanlarda da hyalüronik asit deri ve nöral dokuların önemli bir bileşenidir. Bu nedenle her tür et bu asidin zengin bir kaynağıdır. Tavuk ve et suyu da yüksek miktarda bağ dokusu ve kollajen içerir. Kırmızı etler A vitamini açısından zengin kaynaklarıdır ve retinol formunda hyaluronik asit salgılamaya yardımcı olurlar.

– Baharat ve Biber:

Askorbik asit olarak da bilinen vitamin C, vücudumuzda hyalüronik asit için iyi bir kaynak olabilir. “United States Department of Agriculture” göre sarı, kırmızı, yeşil ve turuncu biber de dahil olmak üzere pek çok biber çeşidi C vitamini açısından zengindir. kişniş ve maydanoz gibi sıklıkla baharat olarak yemeklerde kullanılan otlar, aynı zamanda C vitamini içerirler.

– Taze Meyveler:

Limon, portakal, ıhlamur ve greyfurt gibi narenciyeler C vitamini açısından büyük bir kaynaktır. Bu meyvelerden elde edilen meyve suları ve hatta bu meyvelerin kabukları büyük miktarlarda C vitamini içerir, içeceklerde ve yemeklerde kullanılabilirler. C vitamini açısından zengin diğer meyveler şunlardır; guava, mango, kiraz, kivi, portakal, yaban mersini, ahududu ve tüm üzüm çeşitleri. Elma, muz, domates, avokado, ananas, kavun, şeftali ve armut gibi magnezyum açısından zengin meyveler de hiyalüronan düzeylerini artırmada yardımcı olur.

– Sebzeler:

Araştırmalar patates ve tatlı patates gibi nişasta içeren, özellikle kök sebzelerinin hyalüronan üretmek için vücuda fayda sağladığını göstermektedir. Magnezyum da hyalüronik asit sentezi için gereklidir. Ispanak, karnabahar, brokoli, kuşkonmaz, yeşil marul, Brüksel lahanası ve yeşil fasulye gibi sebzeler magnezyum açısından oldukça zengindir ve vücutta hyalüronik asit düzeylerinin arttırılmasına yardımcı olur. Balkabağı, maya, fıstık, kepekli tahıllar, fasulye ve kahverengi pirinç gibi çinko içeren gıdalar da hyalüronanın iyi bir kaynağıdır.

– Soya Ürünleri:

Soya da hyaluronik asit kaynağıdır. Testler cilde soya sütü uygulandığında haftalar içinde asit seviyesinin arttığını göstermiştir. Bir çok güzellik ve anti-aging kreminin soya bazlı maddeler içermesinin bir nedeni de budur. Hyaluronik asitin oluşturulmasını artırmak için kişinin beslenmesine dahil edilebileceği bir çok soya ürünü vardır. Fermente soya sütü protein açısından zengin bir kaynaktır ve fermantasyon süreci vücudun soyada mevcut çinko, demir, magnezyum ve diğer mineralleri kolaylıkla dönüştürmesine yardımcı olur.

Kaynakça:
http://www.buzzle.com/articles/hyaluronic-acid-in-skin-care.html
http://www.buzzle.com/articles/hyaluronic-acid-foods.html

Yazar: Tülay Arsoy



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı BETÜL KIZILTAŞ yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Hyalüronik Asidin Faydaları Nelerdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Ruj Kansere Sebep Olur Mu?

Araştırmalar ve çalışmalar, rujların içinde yüksek miktarda ağır metalin bulunduğunu gösterdi. Fakat, bu yüksek seviyeler tek başına kanser riskini arttırır mı? Oysa yüksek metallere maruz kalma durumu sürdürülürse diğer pek çok tehlikeli hastalık riski artabilmektedir. Ağır metallerle ilgili hastalıkların etkileriyle ilgili farkındalık arttıkça, kadınlar boğaz kanseri olmalarıyla ilgili daha çok endişe duymaya başladılar ve sonuçta bu durumun ruj kullanımıyla ilgili olduğu sonucuna vardılar.

Rujla, genellikle yararlı değildirler, bundan dolayı üründeki metal içerikler, eğer fazla kullanıyorsanız, kanser riskini ve diğer cilt hastalıklarının görülme oranını arttırabilmektedirler. Bu sonu, somut bir delil olma olasılığını düşürebilir. Ortaya çıkan bilgile, ciltte kullanılan kozmetiklerin etkilerinin anlaşılmasında yardımcı olacaktır.

* Rujların içinde bulunan ağır metaller hangileridir?

California Üniversitesi, Halk Sağlığı Berkeley Okulu’nun son yaptığı çalışmada, genelde kozmetik dükkanlarında satılan 32 çeşit ruju test etmekteydi.Onların bulduğu toksik metallerin başında kadmiyum,krom,alüminyum gibi metaller vardı.Bu sonuç,metallerin ürün içerisindeki konsantrasyonlarının artışı alarm vermek için yeterli.Bir karsinojen(kanser yapıcı) olan krom,mide kanserine sebep olmaktadır.Bir diğer karsinojen olan kadmiyum,akciğer kanserine davetiye çıkarmaktadır.Tekrar etmek gerekirse,rujlarda genelde bulunan ağır metallerden sadece bir tanesi bile vücumuz için yeteri kadar tehlikeli.

* Rujların içindeki kaygı verici maddelerin başında hangileri gelmektedir?

Rujların içinde bulunan miktarca fazla metallerden biri bunların başında gelmektedir.2007’de Güvenli Kozmetik Kuruluşu 33 popüler ruj markasında çalışma yaptı ve standart miktarın daha üstünde olan esas maddeleri tespit etti. Bu, rujların güvenliği hakkında kafamızdaki soru işaretlerini arttırdı.Fakat,sonra FDA(Besin ve İlaç Kurumu) esas maddelerin gerektiğinden fazla olduğu buldu,bunun endişeyi arttıracak kadar olmadığını belirtti.Kozmetikler, FDA’nın onayıyla gelmektedir ve toksik olmayan metaller ve kimyasallar izinli,güvenli esas madde seviyeleri otoriteler tarafından eleştirilmemektedir.

Rujların içindeki metal bileşimlerden söz ederken,Çevresel ve Meslek Hastalıkları Tıp Merkezi’nin Müdürü,Dr.Ken Spaeth “Bu metallerin potansiyel sağlığı bozması,sinirlerin ve beynin,böbreklerin hasar içermesi,kanserlerin bir varyetesi gibidir” demektedir.

* Ruj dudak kanserine sebep olabilir mi?

Bu ispatlanamayacak kadar küçük bir izdir,bundan dolayı dudak kanserine neden olabilir.Fazladan maruz kalınan zararlı güneş ışınları aynı şekilde bu tip bir kanser türüne sebep olabilir. Çalışmalar gösteriyor ki,dudak kanseri genelde bayanlardan fazla erkeklerde görülmektedir. Bu, belki de meslek kaynaklı maruz kalma,yüksek miktarda tütün sarfiyatı ve alkol,kadınları rujun kanser yapma riskinden daha fazladır. Nitekim,doktorlar ve dermatologlar kadınlara güneş koruyucu ruj sürmelerini önermektedir ki bu güneşin ultraviole ışınlarından dudakları koruyabilir ve dudak kanseri riskini azaltabilir.

* Ruj sürmekten kimler sakınmalı?

Esas madde miktarı fazla olan ve günlük sürülen rujlar,rujları süren kişilerin kaygısını arttırmaktadır.Belki kanser yapmayabilir,fakat bu diğer sağlık problemlerinin risklerini artırabilmektedir.Çocukların ruj sürmelerine izin verilmemelidir çünkü bu çocukların sinir sistemlerine etkileyebilmektedir.Hamile kadınlar ve emziren anneler ruj kullanımında sakınmalı,sindirilen bu ürünler az da olsa fetüse zarar vermektedir.

Rujun içindeki metal seviyeleri tek başına kansere sebep olmayabilir (yüksek konsantrasyonlarda alınsa bile). Fakat metal bileşiklerin vücutta birikmesi ve diğer faktörlere katkıda bulunması,kanser riskini arttırmaktadır.Ağır metal içermeyen rujları seçmeli ve her zaman tanınan markaların ürünlerini seçmeliyiz.

Kaynakça:
http://www.buzzle.com/articles/does-lipstick-cause-cancer.html

Yazar: Gülseren Billur Akdeniz



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı ZEHRA ZOBU yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Ruj Kansere Sebep Olur Mu? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Mutasyon Nedir? Çeşitleri ve Sebepleri Nelerdir?

Mutasyon, bireyde canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan DNA molekülünün; radyasyon, X ışını,ultraviyole, ani sıcaklık değişimleri ve kimyasallar sonucunda  bozulmaya uğramasıdır.

Mutasyonlar, genetik bilgiyi taşıyan DNA molekülünde, kopmalara, yer değiştirmelere sebep olur ve bu çoğu zaman yüksek tahribatlarla sonuçlanır. Bu durumda canlının protein veya enzim yapısı ve beraberinde metabolizması değişir.  Genlerde meydana gelen  bu değişmelere 'mutasyon' denirken, mutasyona neden olan maddelere  ‘mutajen maddeler’, mutasyona uğramış  gene de 'mutant gen' denir.

Canlının vücut hücrelerinde gerçekleşen mutasyonlar sadece o canlıyı etkilerken, üreme hücrelerindeki mutasyonlar gelecek nesillere de aktarılmaktadır.

DNA'nın Yapısı Ve Meydana Gelen Mutasyonlar

DNA, hücrenin yönetici molekülüdür ve  yapısında kalıtsal özelliklerimize etki eden genler bulunur. Kalıtsal bilgilerimiz bu genler tarafından taşınır. Ayrıca beslenme, solunum, üreme gibi canlılık faaliyetlerini de yönetmektedir.
DNA’nın temel yapı birimleri nükleotitlerdir. Bir nükleotidin yapısında bulunan birimler;  fosfat, seker ve organik bazdır. Organik bazlar adenin (A), timin (T), sitozin (C) ve guanin(G)’dir. DNA'daki bilgiler bu dört  ayrı nükleotidin özel ve anlamlı bir sıra içinde dizilmesi ile oluşurlar. DNA molekülünün  kendisini eşlerken hata oluşturması ile bu sıralamada  karışıklık meydana gelir ve o yapı tamamen bozulur. Bu  da farklı genetik özelliklerin ortaya çıkmasına sebep olabilir.

Normal DNA Şifresi                                         Mutasyona Uğramış DNA  Şifreleri

A   G   T   G   C   A                A   T   T   G   C   G              A   T    T   G   C   G              A     G     C    T    C

T   C   A   C  G   T                  T    A   A   G   C   C             T    A            G    C              A            C     A    G

Mutasyonlar, DNA üzerindeki baz dizilimini değiştirirken bir kısmı  tamir edilebilen ve bir kısmı geri dönüşümsüz olan etkiler doğurabilmektedir.

Mutasyon Çeşitleri Nelerdir?
Mutasyonun en önemli etkilerinden biri, bir sonraki nesile farklı genetik özellikler aktarılmasına neden olmasıdır. Eşey(üreme) hücresi mutasyonları kalıtsal olan ve bir sonraki nesillere aktarılan mutasyonlardır. Canlıda farklı fiziksel özelliklerin oluşumuna sebep olmaktadırlar.

Mutasyonlar, kromozom mutasyonları ve nokta(gen) mutasyonları olarak ikiye ayrılır:

Gen (nokta) Mutasyonları
Kromozomların yapısında ya da sayısında herhangi bir değişiklik olmadan  DNA'nın kısıtlı bir bölümünde doğal veya deneysel olarak meydana gelen mutasyonlardır. Mutasyona uğramış bir gen oluşan tahribat miktarına göre nadiren eski haline dönebilir. DNA'da bir veya birkaç baz sırasının (A;T;G;C) yer değiştirmesi, kopması, zincire başka bazların eklenmesi veya eksilmesi gibi sonuçlar bu mutasyona neden olabilmektedir.

Üreme(eşey) hücrelerinde oluşan nokta mutasyonları döllere, yani nesilden nesile aktarılır.  DNA'ya baz ilavesi (insersiyon) veya DNA'dan baz çıkarılması (delesyon) en zararlı iki mutasyon tipi olarak bilinmektedir. Kod okuma çerçevesinin kayması ile gen yapısında önemli değişiklikler meydana gelir.

Ultraviyole ışınları, X ışınları, radyasyon, ,radyoaktif materyaller, bazı mutajenik kimyasallar gen mutasyonlarına neden olurlar. Bu genlerin yayılmasını önleyebilmek, mutasyona uğramış canlının üreme yeteneğinin yok olmasına bağlıdır. Örneğin,  orak hücre anemisi bir nokta mutasyonu ile oluşmuştur ve kalıtsal bir kan bozukluğudur.

Kromozom Mutasyonları
Kromozom mutasyonları, kromozomun bir parçasında kopma veya parça değişimi ( crossing-over) sırasında yanlış yapısal ya da sayısal değişiklikler sonucu oluşur. Mayoz ve mitoz bölünme sırasında  meydana gelen hatalardan kaynaklanır ve daha ağır hasarlar oluşturmaktadır.

Mayoz bölünmenin ilk evrelerinde crossing-over (homolog kromatitler arası parça değişimi) olayı gerçekleşir ve genetik çeşitlilik oluşumu sağlanılır.

Bazen kromatitler, crossing-over olmadan parça değişimi gerçekleştirmektedir.  Kromozomun bir kısmının kendi kendini eşlemesi, bir kromozomun başka bir kromozoma tutunması, kromozomun bir parçasının kopup kaybolması, kromozomal materyalde eksilme veya artma, kromozomun uçlarının kopması ve halka şeklinde birleşmesi gibi değişiklikler kromozomun yapısında meydana gelen değişimlerdir.

Kromozom sayısının değişmesi ise kromozom sayısı bakımından farklı hücreler meydana getirir ve kalıtsal açıdan  sorunlar doğurur. Her zaman  mitoz ve mayoz bölünme sırasında düzenli ayrılma gözlenmeyebilir. İnsanlardaki kromozom sayısı değişimleri bazı sendromlara sebep olmaktadır.

Örneğin;
Down Sendromu, Edward Sendromu, Patau Sendromu, Cri du Chat Sendromu, Kronik Miyelojenik Lösemi bunlardan birkaçıdır.

Mutasyonun Sebepleri Ve Etkileri Nelerdir?
DNA’nın kendini doğru olarak kopyalayamaması ve orijinal DNA'nın yapısının bozulması ile  DNA kopyalarının birebir  birbirini tutmaması doğal sebeplerle oluşan mutasyonları meydana getirir.

Tek bir harfin değişimi ile başlayabileceği gibi büyük parça değişimleri ile de sonuçlanmaktadır. DNA'nın kendini kopyalaması ya da kromozom ayrılması sırasında oluşan büyük hatalardan meydana gelir.

Dış etkenler de çoğunlukla mutasyona neden olabilmektedir. Mutasyon oluşturan tehlikeli kimyasal maddeler, fiziksel etkiler ve radyoaktif ışımalar buna örnek verilebilir. Özellikle nükleer patlamalarda yüksek enerjili radyoaktif ışınlar yayılmakta ve bunlar da genlerde dizilim değişikliklerine yol açmaktadır. Bunun sonucu olarak da sakat ve kanserli doğumlar artmaktadır.
Güneşin morötesi ışınları deri üzerinde değişimler oluşturabildiği gibi, zararlı radyoaktif ışınlar uzun süreli mutasyonlar oluşturmaktadır. Özellikle tohumsal mutasyonların nesillere aktarımı ve yayılımı daha hızlı olmaktadır.

Mutasyonların Hepsi Zararlı Mıdır?
Hemen hemen bilinen  tüm  mutasyonlar zararlıdır ve genellikle ölümcüldürler. Zarar vermeyen mutasyonlar ise organizmaya fayda getirmeyen ve işlev bozukluğu oluşturan mutasyonlardır. Örneğin; meyve sinekleri üzerinde  yıllarca mutasyon denemeleri yapılmıştır ve olabilecek her türlü mutasyona maruz bırakılmıştır. Fakat hiçbirşekilde  faydalı  bir mutasyon gözlemlenmemiştir.

Yazar: Meltem Türk



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı SAFİYE ÖZDER yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Mutasyon Nedir? Çeşitleri ve Sebepleri Nelerdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Alzheimer Nedir? Oluşma Nedeni ve Belirtileri Nelerdir?

Günümüzde bir çok insan unutkanlık ile mücadele etmektedir. Aslında çoğu kişinin önemsemediği kısa süreli bir unutkanlıktır. Bu unutkanlık insanların iş stresi, yaptığı işe odaklanamamaktan kaynaklı bir nutkalık olup, kısa süreli olarak hatırlamamadır.

Eğer unutkanlık, sürekli tekrarlanıyor ve uzun süreli hatırlamama gibi bir durum oluyorsa doktora başvurulmalı çünkü, unutkanlık hastalığa dönüşmüş olabilir. Bu hastalığın adı, alzheimer’dır. Bu hastalık halk arasında bunama olarakta adlandırılır. Alzheimer genellikle 65 yaş üzeri hatalarda görülmekle birlikte, nadirde olsa 40 yaş ve altında da görülmektedir.

Alzheimer nedeni;
– Yakın akrabalarda bulunması (kalıtsal).
– Beyin hücrelerinin işleini yerine getirememesi.
– Sinirler arası iletimin bozulması.
– Yaşın getirdiği bir durum olabilir.
Alzheimer hastalığı çok yavaş ilerleyen bir hastalık olup, öncelikle kısa süreli unutkanlık sonrası uzun süreli unutkanlıklar alır. Kişi ailesini bile hatırlamakta güçlük çeker hale gelmektedir.

Alzheimer belirtileri;

– Gün içerisinde herşeyi unutma, dalgınlık hali.
– Günlük yaptığı işi hatırlayamama.
– Konuşmada zorlanma. (Seçilecek kelimeleri unutma)
– Bildiği şeyleri unutma. (isim,tarih,yol,yemek)
– Karar vermede güçlük çekme.
– Basit 4 işlemleri yapamama, pratik düşünceyi kullanamama.
– Davranış bozuklukları.
– Hasta bu devrede, sürekli halisinasyon görebilir, ve olmayan kişilern varlığı söz konusu olabilir.

Alzheimer hastalığının kesin bir tedavisi olmamakla birlikte, hastalığın erken teşhisi hasta için oldukça önemlidir. Uygulanan tedavi, hstalığın daha fazla ilerlemesini engeller.
Şunu belirtmek isterim ki, Alzheimer hastası olan bir kişiye, özgüven kazandırmak hastalığın ilerlemesin de yavaşlatma gözlenmiştir. Hastaya günlük hatırlatmalar için, küçük küçük notlar tutulmalı.  Şunu unutmayın hiçbir hastalık hafife alınacak kadar basit değildir.

Yazar: Meltem YILDIRIM



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı MELİHCAN ŞEBİT yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Alzheimer Nedir? Oluşma Nedeni ve Belirtileri Nelerdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Psittakoz Hastalığı Nedir? Belirtileri Nelerdir?

Dünya toplumlarında en sık görülen bulaşıcı hastalıklardan biri de psittakoz hastalığıdır. Özellikle güvercinlerin yoğun olarak bulunduğu bölgelerde sık görülebilen psittakoz hastalığı diğer birçok bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi çeşitli belirtiler doğrultusunda etkisini göstermekte ve etkisini gösterdiği bir müddet sonrasında ise bireyin hastalanmasına neden olabilmektedir.

Genellikle papağan ve güvercinlerden bireylere bulaşabilen psittakoz hastalığı taşıdığı olumsuz riskleri sayesinde mutlak tedavi gerektirmektedir. Uzmanların yaptığı birçok açıklamaya göre ölümcül bir bulaşıcı hastalık olmayan fakat bireyin ciddi anlamda rahatsızlık duymasına neden olabilen ve bunun akabinde etkisini uzun müddetler sürdürmesi durumunda bireyin en başta iş ve sosyal aktiviteleri olmak üzere birçok günlük faaliyetlerini ciddi oranda olumsuz etkileyebilen psittakoz hastalığı bulaşıcı bir hastalık olmasının yanı sıra aynı zamanda diğer birçok hastalıklarda olduğu gibi çeşitli enfeksiyonel özellikler de taşımaktadır.

Daha çok kuş besleyen ve günün önemli bir kısmını kuşlarla beraber geçirmekte olan bireylerde görülebilen psittakoz hastalığı aynı zamanda hayvanat bahçelerinde de sık görülen hastalıklardandır. Dolaysıyla Sağlık Bakanlıklarının emriyle özellikle hayvanat bahçelerinde çalışmakta olan bireyler psittakoz hastalığından korunmak adına ağız bölümüne ve el kısmına özel koruyucu cihazlar takmakta ve bu sayede psittakoz hastalığından korunmaktadırlar.

Psittakoz Hastalığının Belirtileri Nelerdir?

Diğer birçok bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi psittakoz hastalığında da birçok belirtiler bulunmaktadır. Bu belirtiler şunlardır;

Ateşin yükselmesi: Diğer birçok bulaşıcı hastalıkların genel belirtilerinden olan vücut ateşinin yükselmesi belirtisi aynı zamanda psittakoz hastalığının da önemli belirtilerindendir.

Baş ağrısı: Yine diğer birçok bulaşıcı ve enfeksiyonel hastalıkların ana belirtilerinden biri olan baş ağrısı belirtisi aynı zamanda psittakoz hastalığının da önemli belirtileri arasında yer almaktadır. Çoğu zaman kısa süreli olabilen baş ağrısı durumu nadiren de olsa etkisini uzun süreler devam ettirebilmektedir.

Titreme ve ishalin görülmesi: Psittakoz hastalığının en belirgin belirtilerinden biri de hastalığın kendini göstermesiyle birlikte vücutta meydana gelen titreme durumu ve buna bağlı olarak ishal durumunun meydana gelmesi durumudur. Özellikle de ishal belirtisi çoğu kez etkisini uzun müddetler boyunca koruyabilmekte ve bu sayede bireyin ciddi anlamda sıkıntılar yaşamasına neden olabilmektedir.

İştahın kesilmesi: Psittakoz hastalığının bir başka belirtisi ise iştahın aniden veya bir müddet sonrasında kesilmeye başlamasıdır. Genellikle çok uzun süreler devam etmeyen iştah kesikliği durumu hastalığın tamamen iyileştirilmesiyle birlikte eski özelliğini tekrar kazanmaktadır.

Sık tekrarlanan burun akıntısı: Psittakoz hastalığının en belirgin belirtilerinden biri de sık tekrarlanan burun akıntısıdır. Özellikle hastalığın kendisini göstermesiyle devam eden burun akınıtısı durumu çoğu zaman etkisini uzun müddetler boyunca koruyabilmektedir.

Psittakoz Hastalığı Daha Çok Kimlerde Görülmektedir?

Yukarıda da belirtildiği üzere psittakoz hastalığı güvercin ve papağan cinsi kuşlardan bireylere bulaşmaktadır. Bununla birlikte psittakoz hastalığı genel olarak şu bireylerde çok daha fazla görülmektedir.

– Hayvanat bahçelerinde çalışan bireylerde
– Evinde güvercin ve papağan cinsinden kuşlar besleyen bireylerde
– Günün önemli bir kısmını kuşlar arasında geçiren bireylerde
– Kuş ticaretiyle uğraşan bireylerde psittakoz hastalığı çok daha sık görülmektedir.

Psittakoz hastalığının Tedavisi Nasıl Yapılmaktadır?

Diğer birçok bulaşıcı ve enfeksiyonel hastalıkların tedavisinde olduğu gibi psittakoz hastalığının tedavisinde de çoğunlukla antibiyotik türü olan ilaçlar kullanılmaktadır. Oldukça başarılı sonuçlar verebilen antibiyotik ilaçlar sayesinde psittakoz hastalığı kısa süre sonrasında etkisini tamamen kaybedebilmekte ve bunun sonucunda ise hasta psittakoz hastalığından tamamen kurtularak ilgili doktorun uygun görmesine bağlı olarak hastanede veya da evinde bir müddet istirahat ettikten sonra günlük aktivitesine kaldığı yerden devam edebilmektedir. Psittakoz hastalığı her ne kadar ölümcül bir hastalık olmasa da etkisini gösterdiği anlardan itibaren bireyin her bakımdan rahatsızlık duymasına neden olduğundan mutlaka tedavi gerektirmekte ve bununla birlikte psittakoz hastalığının tedavi sürecinin başarılı neticeler verebilmesi için bu hastalığın henüz ilk belirtilerinin görülmesi durumunda bireyin hemen ilgili doktora başvurması gerektiği de ayrıca önemlidir.

Not: Makale bilgilendirme amaçlıdır. Reçete değildir.

Kaynakça:
www.genelhastalık.com

www.yenitedavi.com

Yazar: Ensar Türkoğlu



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı YALMAN EKE yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Psittakoz Hastalığı Nedir? Belirtileri Nelerdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Tarçının Faydaları Nelerdir?

Tarçın veya “cinnamomum verum”, yaprak dökmeyen bir ağaçtır. Ağacın kabuğu yaygın olarak kullanılır ve tarçın olarak adlandırılır.

Sri Lanka’da, Lauraceae ailesine özgüdür. Bu küçük ağaç Hindistan, Mısır, Sri Lanka, Brezilya, Endonezya ve Vietnam’da büyür. Ağacın kabuğunun kurutulması ve rulo şeklinde yuvarlanması ile hazırlanan antik bir baharattır. Tarçının sağlık yararları hakkında artan farkındalık dünya genelinde bu baharatı oldukça popüler bir hale getirmiştir. Muazzam kokusu ile tanınan tarçın, Fenikece bir sözcüktür. Bu ağacın kabuğu parça halinde ya da toz haline getirilerek önemli bir aroma maddesi olarak dünyanın çeşitli mutfaklarında kullanılmıştır. Özünün damıtılmasıyla elde edilen yağının ise karakteristik bir kokusu ve keskin bir tadı vardır. Lezzet ve kokusu, oksijen varlığında tarçının içinde bulunan”sinnamaldehit” maddesinin yaşlanması sonucudur.

Kimyasal Bileşimi:

Bu baharat içindeki kimyasal bileşenler öjenol, etil sinnamat, metil kavikol, linalol, sinnamaldehit ve beta-kariyofilendir.

Farklı İsimleri:

Karugapatta, pattai, Lavanga pattai, Kayu Manis, Çin tarçını, kurundu, Korunda, tvak, Dalchini ve qerfa olarak da adlandırılır. Değişik çeşitleri vardır. Cassia çeşidi, Seylan çeşidine göre daha koyu ve serttir.

Sağlığa Faydaları:

Yiyeceklere lezzet katmasının yanında sağlığa bir çok faydaları vardır. Bunlardan bazıları şunlardır;

-Cassia tipi soğuk algınlığı, mide bulantısı ve ishal tedavisi için bir bitkisel ilaç olarak kullanılır. Aynı zamanda enerji seviyelerini ve kan dolaşımını arttırdığına inanılır.

-Diyabet, soğuk algınlığı ve hazımsızlık tedavisi için kullanılan Ayurveda ilaçlarına dahildir. Tarçın tozu bitkisel çay yapmak için kullanılır.

-Kolesterol, trigliserid veya kanda mevcut olan yağ asitlerini düşürür.

-Araştırmalar bu baharatın her bir hapının 1 çay kaşığı tarçın tozuna eşdeğer şekilde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu hapların açlık kan şekerini azaltmada etkili olduğu kanıtlanmıştır.

-Antifungal ve antibakteriyel özelliklere sahip olduğuna inanılan ve Candida albicans türü mantarların ve mide ülserlerinden sorumlu olan Helicobacter pylori bakterilerinin tedavisinde yaygın olarak kullanılır.

-Cassia türünde kan inceltici etkiye sahip bir bileşik olan doğal kumarin bulunur. Bu kanama bozukluğu olan kişiler için, pıhtılaşmayı önleyici bir ilaç görevi görür.

-Konsantre tarçın yağı aromaterapide bir uçucu yağ olarak kullanılır. Yatıştırıcı etkisi ve kalıcı aroması yıpranmış sinirleri sakinleştirmeye yardımcı olur ve dinlenmeyi sağlar.

-Tarçın aynı zamanda anti-inflamatuar özellikleri ile tanınır. Kızarmış ve işlenmiş gıdaların tüketimi nedeniyle dokuların içlerinde oluşan iltihabı tedavi etmek için kullanılır. Kalp krizi, felç, ateroskleroz ve koroner hastalıkların azaltılması için uygulanan anti-inflamatuar diyetlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu sayede kalp hastalıklarından korunmayı sağlar.

– Tarçın demir, manganez, kalsiyum ve lif bakımından zengindir. Bu minerallerin kombinasyonu safranın azaltılması ve ortadan kaldırılması için yardımcı olur. Daha sonra kolon hücrelerinde herhangi bir zarar oluşmasını dolayısıyla kolon kanserinin başlamasını önler. Ayrıca irritabl bağırsak sendromu hafifletmeye yardımcı olur.

-Sadece tarçın koklamak bile hafızayı güçlendirmektedir. Belirli görevler için bellek ve performans seviyelerini arttırdığı düşünülmektedir.

-Bu baharatın kabuğu bir çeşni olarak kullanılır. Yoğun çikolatalar ve kekler gibi tatlıların yanı sıra kuzu ve tavuk gibi lezzetli yemeklerin hazırlanmasında kullanılır. Bir katkı maddesi olarak, antioksidan özellikleri sayesinde besinlerin korunmasına yardımcı olur.

-Geleneksel olarak diş çürümesi, ağız kokusu ve diş ağrılarını tedavi etmek için yıllar boyu kullanılmıştır.

Çok yönlü bir baharat olduğundan çok çeşitli şekillerde kullanılabilmektedir. Hatta sindirime yardımcı olmak için doğrudan çiğnenebilir. Bu özel baharatın her evde ve her mutfakta özel bir yeri vardır. Tıbbi özellikleriyle de birleştiğinde tarçın inanılmaz bir baharattır!

ZD YouTube FLV Player

Kaynakça:
http://www.buzzle.com/articles/health-benefits-of-cinnamon.html

Yazar: Tülay Arsoy



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı MERYEM SARIYAR yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Tarçının Faydaları Nelerdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Tabletleri Daha Güvenli Kullanmanın Yolları

Zararlı yazılımlar hakkınızdaki tüm özel bilgilerinize, kayıtlı resimlere, maillere ve tüm dosyalara erişebilmekteler.

Tabletimi nasıl güvenli kullanırım diye düşünüyorsanız öncelikle zararlı yazılımlardan, virüslerden korunmak için tabletinize indireceğiniz uygulamaları mağazalarda indirip yükleyin. (Google Play Store vb.) Mağazalar dışındaki yerlerden uygulama programlarını indirmeyin. Birçok siteden uygulama apk'larının içerisine zararlı yazılımlar eklenebilmektedir.

Mağaza üzerinden yüklediğiniz programlara da dikkat edin. Güvenmediğiniz bir uygulamayı indirmeyin, indirdiyseniz bile kullanmayın.

Tabletlerinizi güvenli kullanmanın yolları içinde tabletinizin ekran kilidini sürekli açık bırakın. Tabletler ve mobil cihazlar üzerinden haddinden fazla bilgi kopyalama işlemi yapılmaktadır. Bu durumdan korunmanın en etkili yolu ekran kilidi uygulamasıdır.

Tabletinize güvenlik uygulamalarını kurun. Bazı güvenlik uygulamaları aracılığıyla tabletinizi uzaktan kontrol edebilmektesiniz.

Tabletin kullanılmaz hale gelmesi tehlikesine karşı önemli bilgiler mevcutsa bilgileri tablette saklamak yerine tablete takmış olduğunuz hafıza kartında saklayın.

Tabletlerde güvenlik hususunda uygulama indirdiğiniz zaman karşınıza çıkacak olan izin penceresinin içeriğini mutlaka okuyun. Sıkıcı bir özeliğe sahip olsa da önemli bilgiler içermektedir.

Yazar: Ensar Türkoğlu



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı BALKİ KESMEZ yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Tabletleri Daha Güvenli Kullanmanın Yolları başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Birol Güven Kimdir?

Birol Güven 1 Mayıs 1964 tarihinde Kocaeli’nin Darıca ilçesinde dünyaya gelmiştir. Kalabalık nüfuslu ailenin bir bireyi olan Güven’in babası Erdoğan Bey Darıca’da tüp bayiliği yapan bir işletmecidir. Kendi ifadesiyle çocukluğu tüp dağıtmakla geçmiştir. İleriki yıllarda Burcu Güven’le hayatını birleştiren Birol Güven’in Can ve Öykü isimlerinde iki çocuğu vardır. Türk dizi ve film yapımcısı, senarist ve yönetmen olarak ülkemizde ün kazanan Güven Mint Entertainment Grubu’nun kurucusu ve sahibidir. Bu grup televizyon, sinema, müzik ve eğitim sektörlerinde aktif halde iş yapmaktadır.

Öğrenim Hayatı

Güven liseyi Gebze Lisesi’nde okumuş ve bu okuldan mezun olmuştur. 1983 senesinde Ankara Hacettepe Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği bölümünü kazanmış ve üniversite öğrenimine de böylelikle başlamış olmuştur. 1988 senesinde üniversiteden mezun olan Birol Güven bir süre turizm rehberliği yaparak hayatını kazanmaya çalışmıştır.

Kariyeri

Birol Güven turizm rehberliği yaptığı sırada tanışma şansı yakaladığı senarist ve yönetmen Yavuz Turgul aracılığıyla Gani Müjde’yle de tanışarak kendisine hayatında başka bir yol çizmiştir. Gani Müjde’yle tanışmasıyla beraber Tükenmez Kalem ekibinde senaryo yazarlığı yapmaya başlayarak yeni çizdiği bu yolda ilerlemiştir. Senaryo yazarlığındaki başarısıyla kısa sürede dikkat çeken Birol Güven Gani Müjde’yle birlikte 1996 senesinde bir şirket kurmuştur. Birol Güven daha sonra eşi Burcu Güven’le beraber şirketin ismini değiştirerek Made in Turkey’i (MinT) kurmuşlardır. Birol Güven Cem Özer’in sunuculuğunu yaptığı “Laf Lafı Açıyor” programında iki yıl metin yazarlığı yaparak deneyimine deneyim katmıştır ve bu alanda ismini daha da ön plana çıkarmayı başarmıştır. 1999 senesinde “Ayrılsak da Beraberiz” adlı dizisini, 2002 yılında da “Çocuklar Duymasın” isimli dizisini televizyonlarda icra etmiştir. Bu iki televizyon dizisi de seyirci tarafından yoğun ilgi görmüştür. Bu dizilerin ardından “En Son Babalar Duyar” dizisiyle seyircilerin beğenisini kazanmaya devam etmiştir.

Birol Güven’in Yer Aldığı Bazı Projeler

Kaygısızlar – (1994) – Dizi
Çocuklar Ne Olacak – (2004) – Dizi
Kadın İsterse – (2005) – Dizi
Bayrampaşa: Ben Fazla Kalmayacağım – (2010) – Film
Dersimiz Atatürk – (2009) – Film
Arka Sıradakiler – (2007) – Dizi
Benden Baba Olmaz – (2007) – Dizi
Yalancı Romantik – (2009) – Dizi
Çocuklar Duymasın – (2002) – Dizi
En Son Babalar Duyar – (2002) – Dizi
Ayrılsak da Beraberiz – (1999) – Dizi

Yazar: Dorukan Çelik



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı ALPEREN GÜLSEREN yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Birol Güven Kimdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Hidrojen Yakıt Pili Çeşitleri Nelerdir?

Yakıt Pili Çeşitleri

Elektrolit kullanım tiplerine göre yakıt pilleri birkaç çeşit'e ayrılabilir.

1.Alkali Yakıt Pili (AFC)

Bu yakıt pilinde elektrolit olarak KOH kullanılır.Alkali elektrolitlerde oksijen indirgeme kinetiği asit elektrolitlerden daha hızlıdır ve soy metal olmayan elektro katalizörlerin kullanılabilmesi AFC'yi ekonomik yapmaktadır.Ancak elektrolitin CO2 gibi asidik safsızlıkların ortamda bulunmasına izin vermemesi emisyon oranından dolayı sorun yaratır.

Alkali sistemler oda sıcaklığında çok iyi çalışır ve diğer tüm yakıt sistemleri arasında en yüksek voltaj verimine sahiptirler.Ayrıca birçok malzeme ile iyi uyum sağlayabildiğinden AFC'ler uzun işletim ömrüne sahiptir.

AFC'ler güvenilir sistemlerdir ve küçük hacimde nispeten yüksek güçler elde edebilmektedirler.Güç yoğunlukları 100-200 mW/cm² arasında değişmektedir.Maliyetler ise ulaştırma sektörü için 50/100 $/kW değerlerine ulaştırılmaya çalışılmaktadır.

Alkali Yakıt Pilinin Şematik Gösterimi

2.Fosforik Asit Yakıt Pili(PAFC)

Elektrolitik olarak fosforik asitin kullanıldığı bu yakıt pilinde bağıl olarak temiz yakıtlar (doğalgaz,LPG gibi) veya gazlaştırıcıdan alınan temizlenmiş kömür gazı kullanılır.Pazara en yakın iki uygulama üzerinde durulmaktadır.Bunlar güç santralleri ve kojenarasyon üniteleridir. PAFC'inde soy metal elektro katalizör kullanmak gerekmektedir.Bu dezavantajına rağmen fosforik asit bir elektrolit olarak mükemmel ısıl,kimyasal ve elektrokimyasal kararlılık gibi avantajlar sağlamaktadır.Ayrıca PAFC'ler atık ısıdan yararlanabilme açısından çok avantajlıdır.

PAFC sistemleri yeryüzündeki uygulamalarda en çok gelişme gösteren sistemlerdir. Çoğunlukla apartmanlar,alışveriş merkezleri gibi yerlerde elektrik üretmek amacıyla kullanılmaktadırlar.PAFC'ler 250 W'dan 200 kW'a kadar,24 V'luk elektrik jenaratörü şeklinde ticari olarak piyasaya sunulma aşamasındadır.Yakıt olarak doğalgaz kullanan 200 kW'lık bir PAFC sisteminde yatırım maliyeti 287 $/kW'dır.

PAFC'ler sabit bir çıkış seviyesinde en iyi verimde çalışabilmektedirler.Hibrit bir sistem ile ivmelenmenin gerektirdiği yüksek güç gereksiniminin başka araçlarla karşılanması durumunda daha iyi performans göstermektedir.PAFC'lerin en güzel uygulamaları ağır yük taşıtları yada lokomotiflerde olacaktır.

Fosforik Asit Yakıt Pili Şematik Gösterimi

3. Katı Oksitli Yakıt Pilleri (SOFC)

SOFC'ler katı haldeki yakıt pilleridir.Hücre malzemelerinin çoğu özel seramik ve nikelden oluşmaktadır.Çalışma sıcaklığı 1000 ºC civarındadır.Yakıt olarak CO ile birleşmiş halde hidrojen kullanılmaktadır ve reaksiyon ürünü olarak ta su buharı ve CO2 çıkmaktadır.

SOFC'ler kojenerasyon ünitesi olarak hem elektrik hem de ısının kullanılabileceği yerlerdir.1000 ºC dahi elde edilecek buhar ile bir buhar türbini çevrimini kombine olarak birleştirebilir.Böylece toplam sistem verimi %50-55 mertebesine ulaşabilmektedir.Şu anda hesaplanan yatırım maliyetleri 1500 $/kW mertebesindedir.

Katı Oksitli Yakıt Pili Şematik Gösterimi

4.Proton Değişim Membranlı Yakıt Pili (PEMFC)

PEMFC'ler 1960'ların başında General Electric tarafından icat edilmiştir.Katı polimer elektrolitli yakıt hücresi olarak ta adlandırılır.Bu tip yakıt hücrelerinde proton(hidrojen iyonu) geçirebilen membranlar kullanılmaktadır.

PEM yakıt pili,platin ile kaplanmış iki elektrotun arasına preslenmiş perflorlu sülfönik asit polimerler gibi proton ileten bir katı elektrolitten oluşur.Buradaki elektrolit anot ile katot arasında bir gaz sütunu oluşturarak anottan katoda doğru hidrojen iyonlarının taşınmasını sağlar.Polimer elektrolite gaz elektrotlarda bulunan gaz difüzyon kanalcıklarından oluşur.Aynı zamanda bu kanallar elektrik akımını toplama görevini de üstlenir.PEM'lerin çalışma sıcaklığı 80-90 ºC gibi çok düşük sıcaklıklarda ve çalışma basınçları da 1-8 atm basınç arasındadır.Bu tip yakıt hücreleri belli bir nem oranında hidrojen ve oksijen ile çalışabilmektedir.

PEM'ler 350 mW/cm² gibi yüksek bir güç yoğunluğuna sahiptir ve şu anda ticari olarak 100-500 W güç aralığında elde edilebilir durumdadırlar.Yatırım maliyetleri de 5000-13000 $ arasında değişmektedir.Membran ve katalizör maliyetlerindeki düşüş ile ve seri üretime geçilmesi durumunda bu maliyetler 10-20 kat aşağıya inebilecektir.

Yüksek güç yoğunluğu,hızlı ve çabuk marş yapabilme ve değişken güç çıkışına uygun olması PEM'lerin ulaşım alanında kullanılabilmesini uygun kılmaktadır.

PEM Yakıt Hücresinin Çalışma Şekli

Bir PEM Yığını(Stack)

Bir Membran Yığın İçine Yerleştirilirken

Proton Değişim Membranlı yakıt pili şematik gösterimi

PEM) Yakıt hücresi çalışma mekanizması suyun elektrolizinin tam tersidir. Yakıt
hücresi için reaksiyon formülü aşağıdaki gibidir.



Bu reaksiyon sonucunda elektrik, su ve bir miktar ısı açığa çıkar. Açığa çıkan bu ısı
miktarı evsel veya herhangi bir uygulama için kullanılarak yakıt hücresinden elde edilen
toplam verim arttırılabilir.

5.Eriyik Karbonatlı Yakıt Pili(MCFC)

MCFC'ler 600-650 ºC sıcaklıkta çalışır ve son dönemlerde geliştirilen ikinci jenerasyon yakıt pillerindendir.Anotta CO2'ce zengin gaz ürün ve H2O üretimi sağlanır, CO2 katota giren hava ile karıştırılmak üzere gönderilir.

MCFC işletim sıcaklığı yüksek olması nedeniyle değerli atık ısı,proses ısısı ve kojenarasyon amaçlı olarak kullanılabilir.En önemli avantajları hücre içindeki kendi atık ısısı desülfürizasyondan geçmiş metanın anot odasında hidrojene dönüştürülmesi için doğrudan kullanılabilmektedir.MCFC'ler için hedeflenen yatırım maliyeti 1000 $/kW seviyesindedir.

Eriyik Karbonatlı Yakıt Pili Şematik Gösterimi

Yakıt Hücrelerinin Karşılaştırılması

Yakıt hücreleri ürettikleri ısı,kullandıkları elektrolit,ürettikleri güç gibi verilerle karşılaştırılabilirler.Aşağıdaki tabloda yukarıda anlatılan 5 adet yakıt pilinin özellikleri karşılaştırılmıştır.

Aşağıdaki grafikte PEM ile SOFC yakıt pillerinin,buhar türbini,seramik gaz türbini ve dizel yakıt ile elektrik üretimi koşullarında karşılaştırılması yapılmıştır.

Gelecekteki Elektrik Santrallerinin Verim Oranları

Aşağıdaki tabloda ise 3 farlı yakıt tipine sahip otomobillerin verim oranları karşılaştırmalı olarak verilmiştir.


Otto, Diesel ve Yakıt Hücreli Araçların Verim Karşılaştırması



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı HALİL YELKENCİ yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Hidrojen Yakıt Pili Çeşitleri Nelerdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Microsoft’dan Falcon Projesi

Konsol savaşları kızışacak gibi görünüyor. Son günlerde Plyastation 3′ün üzerine dönen indirim haberlerine Microsoft'un nasıl bir raeaksiyon göstereceği uzun süredir tartışılıyordu. Son çıkan haberlere göre Microsoft kod adı Falcon olan Xbox360 için son derece önemli olan yeni bir starteji üzerinde çalışıyor. Falcon aslında genel olarak Xbox360′ın dahili organlarının gelişen teknolojil ile birlikte daha ileri üretim teknolojisi ile üretilmesini esas alıyor. Bilindiği gibi Microsoft uzun süredir bu konu üzerine çalışıyor. Zira IBM tarafından sağlanan işlemci ile birlikte AMD-ATi'nin tedarik ettiği grafik işlem biriminin 65nm üretim teknolojisine geçmesi ile Microsoft özellikle maliyetlerde yaşanan olumlu gelişmeyi Xbox360′ın fiyatına da yansıtmayı hedefliyor.

Son çıkan haberleri konu ile ilgili olan kullanıcılar takip ediyorlardır. Zira üretilen her 3 Xbox360′dan birinin arızalı olduğuna dair ortaya atılan ciddi iddialar var. Hatta Microsoft'aa garanti süresini uzattıran en önemli faktörlerin başında da bu haberlerin etken oldğu belittilmekte. Bu noktada sektör içinde yer alan bazı uzmanlara göre, Xbox360′da yaşanan sorunların büyük bir bölümünün ısı odaklı olduğunun özellikle altı çzilmekte. Tabii 65nm üretim teknolojisine geçilmesi ile birlikte maliyetlerin yanı sıra termal anlamda da konsol önemli bir yol kat etmiş olacak. Ağustos 2005′den bu yana 90nm üretim teknolojisi ile üretilen Xbox360′ın daha yeni ve gelişmiş olan 65nm üretim tekniğine adapte olması ile birlikte konsolun üretim verimliliği de ciddi şekilde iyileştirilecek. Sony'nin emekli olan efsanevi yöneticilerinden ve pek tabi PS'in babası Ken Kuturagi vakti zamanında yaptığı açıklamalarında özellikle yeni teknolojinin uygulanması ile hem boyut hemde maliyet anlamında PS2'ye taze kan aşılandığını ve konsolun ömrünün uzatıldığını ifade etmişti. Tabi fiyat indirimi konusunda Microsoft son derece sağlam adım atmaya çalışacakdır. Zira belirlenen yanlış politikaların nelere mal olduğunu ilk Xbox ile kaybedilen 3.7 milyar $ milyar Amerikan Doları Microsoft'a öğretti. Tabii geçilecek yeni üretim teknolojisinin yanı sıra Microsoft başta Halo 3 olmak üzere yıla damga vurması beklenen iddialı yapımlar ile de Xbox360′ı hem gündemde tutmaya devam edecek hemde 2007 yılı gelirlerine önemli bir katkı da sağlamış olacak.

Alıntıdır



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı ATAHAN HERSEK yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Microsoft'dan Falcon Projesi başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



İçinde Yanardağları Olan Bir Dağ Dizisi; Aleut Dağları

Aleut Dağları, Aniakchak Ulusal Anıtı’nı, Katmai Ulusal Parkı’nı ve Ten Thousand Smokes Vadisi’ni içine alır bir konumdadır. Aleut adını bölgede yaşayan Aleutlar’dan almıştır. Kuzey Amerika'’nın batı bölümündeki Pasifik Dağları’nın bir bölümü olan dağlar, Alaska Körfezi’ne kadar uzanır. Alaska Yarımadası’nı tümüyle geçen dağlar, 970 km uzunluğundadır. Katmai ve Veniaminof Yanardağları da Aleut Dağları’nın uzantısı olan dağlardır. Büyük Okyanus’ta bulunan Aleut Adaları, dağların su altında kalmış uzantılarından oluşan adalardır.

Bu adaların birçoğu yanardağ özelliği taşımaktadır. Adalar kıyıdan yükselen dik bir eğime sahip, sarp dağlar şeklindedir. Bu adaların çevresinde oluşan dev dalgalar, deniz ulaşımı için çok tehlikeli olduğundan ancak belirli yerlerden geçiş yapılabilmektedir. Bu geçiş yerleri az sayıda olup en önemlileri Umnak, Amukta ve Unimak geçitleridir.

Kaynakça:
http://www.biraz.gen.tr

Yazar: Ensar Türkoğlu



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı ATAKAN ÇEVİK yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, İçinde Yanardağları Olan Bir Dağ Dizisi; Aleut Dağları başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Fiber Optik Nedir? Fiber Optik Kablolar Işığı Nasıl İletir?

Fiber optik, insanın saç teli kalınlığında ve çok hassas üretilmiş saf bir cam ip üzerinden ışığın iletilmesi prensibiyle çalışan bir sistemdir. Bu şekilde üretilmiş kabloların tercih edilmesinin en büyük sebebi, çevresel şartların ağır olduğu; nemli, rutubetli, elektriksel alan parazitlerinin yoğun olduğu yerlerden etkilenmemesi ve her zaman stabil bir bağlantı sunmasıdır. Fiber optik kablolar, iletimi ışık hızıyla yani saniyede 300 bin km’lik hızla gerçekleştirirler. Bu yönleri sebebiyle uzak mesafelere veri aktarımı için tasarlanmışlardır.

Fiber optik bir kablonun kesitine bakıldığında iç kısımları şunlardır:

Merkez – Işığın hareket ettiği ince cam tabaka Cam Örtü – Merkezin dışını saran optik malzemeden üretilmiş, merkezden yasıyan ışığı tekrar merkeze geri gönderen kısım Kılıf – Kabloyu darbelere ve neme karşı koruyan dış katman

Yüzlerce hatta binlerce optik fiberden oluşan bu kablolar, merkez çaplarına,yapıldıkları malzemeye ve ışığın kırılma şekline göre ikiye ayrılırlar.

1. Tekil Modlu Fiberler: Yaklaşık 9 mikronluk çapa sahip olan ince merkezli kablolardır ve 1300 ile 1550 nanometre arasında dalgaboyu değerine sahip kızılötesi lazer ışığını iletirler. Bu kablo tipi genellikle veri kaybının daha az olması istenen yerlerde kullanılır.

2. Çoğul Modlu Fiberler: Yaklaşık 62.5 mikronluk çapa sahip olanlardır ve 850 ile 1300 nanometre arasında dalgaboyu değerine sahip kızılötesi lazer ışığını iletirler.Üretim maliyeti daha uygun olduğundanen çok kullanılan kablo türüdür. Kayıp miktarı tekil modlu kablolara göre daha fazladır.

Bazı fiber kablolar ise plastikten üretilmiştir ve 1mm’ye varan merkeze sahiptirler. Bu kablolar 650 nanometre dalgaboyuna sahip görülebilir kırmızı ışığı iletirler.

Fiber Optik Kablolar Işığı Nasıl İletirler?
Lazerden gönderilen ışın demeti ilk başta doğrusal bir yol izler. İlk başta ışık sinyali 1 ve 2 olarak çıkan alt – üst sınır ışınları şekilde görüldüğü gibi kablonun kıvrıldığı noktalarda; ışık cam örtüye çarpıp geri yansır bu şekilde yansıya yansıya merkezdeki yoluna yavaşlayarak ve bir miktar kayba uğrayarak da olsa devam ederler. Bu nedenledir ki, fiber kabloların fazla kıvrım yapmadan genellikle düz bir yol izlemesi, veri iletim hızı ve kalitesi açısından önemlidir. Cam örtü tabakası ışığı kesinlikle absorbe etmez ve neredeyse tam olarak yansıtır bu da bilginin kayıpsız şekilde ulaşması için çok önemli bir noktadır.

Fiber optik kablolar kullanım yeri ve şartlarına bağlı olarak çelik zırh ya da jel tabakası gibi başka koruyucu ve esneklik kazandırıcı kısımlar da ilave edilebilmektedir. Kablonun üzerine yerleştirilen bu koruyucu tabaka aynı zamanda kemirgenlerin ısırmalarına engel olmak için özel kimyasal maddeler içerir. Bu maddeler kemirgenlerin kabloyu ısırdıklarında tiksinerek kabloyu koparmalarına engel olur.



Merhabalar 25 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı MELİSA USLU yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Fiber Optik Nedir? Fiber Optik Kablolar Işığı Nasıl İletir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Türkiye’nin En Şirin Şelalelerinden Tarsus Şelalesi

Tarsus Şelalesi, konumu, tarihi ve çevresindeki gezi alanları ile turistlerin uğrak mekanı. Eğer siz de Tarsus Şelalesi’ni merak ediyorsanız, öncelikle size bulunduğu yer hakkında biraz bilgi verelim.

Tarsus Şelalesi’nin ev sahibi Mersin, Türkiye’nin güneyinde Akdeniz kenarında bulunan bir deniz şehri. Adana, Konya, Niğde, Karaman ve Antalya ile komşu. Türkiye’nin en kalabalık onuncu şehri. Büyükşehir belediyesi statüsü bulunan Mersin, liman kentidir ve Mersin Limanı Türkiye’nin en büyük limanıdır. Mersin’e bağlı Tarsus ilçesi de Mersin’in en doğusunda bulunur. Pozantı, Çamlıyayla ve Akdeniz’le çevrili olan Tarsus, çok önemli uygarlıklara da ev sahipliği yapmıştır.

Mersin ilinin Tarsus ilçesinde bulunan bu güzel şelale görüldüğü üzere adını bulunduğu ilçeden almıştır. İlçeye yaklaşık olarak 2 kilometre uzaklıktadır. Berdan Nehri üzerinde yer alan Tarsus Şelalesi, nehrin 5 metre yüksekten dökülmesiyle meydana gelmiştir.

Daha ilginç olan bir bilgi ise şelalenin bulunduğu yerin yıllar yıllar önce Romalıların kaya mezarları ve mezar odaları olarak kullanılmasıdır. Kaynakları Bolkar Dağlarında olan Tarsus Çayı yatak değiştirince, mezarlıklar da su altında kalmış ve mekan bugünkü durumuna gelmiştir. yatak değiştirmesi hakkında ise şöyle bir mit bulunmaktadır: Prokopius’a göre Justinyen(İ.S. 525-565) zamanında çok fazla kar yağıp, eriyen kar sularının şehirde sel felaketine yol açması, kentte büyük bir yıkıma sebep olur. Bu sebeple Justinyen, şehrin ikinci kez sel felaketi ile karşı karşıya kalmasından çok korkar. Bunun önüne geçmek için de çayın yatağını değiştirmeyi çözüm olarak görür. Uğraşlar sonucunda da çayı kentin etrafından geçirmeyi başarır ve çay farklı yerden akmaya başlar. Tabiki bu sadece bir söylentidir. Bu nedenle şelalenin ve etrafındaki yerlerin tarihi olarak da büyük değeri bulunmaktadır. Mezarları görmek isteyen kişiler, nehrin sularının azaldığı zamanlarda şelaleyi ziyaret etmelidir çünkü bu zamanlarda suyun azalmasıyla beraber altında yatan mezarları görmek mümkündür. Ancak belirtmemiz gerekir ki mezarlar, şiddetli akan su nedeniyle tahrip olmuş durumdadır. Yine Tarsus ilçesinde bulunun Roma Yolu da bir nevi bu mezarlıkların devamı gibidir.

Günümüzde şelale ve çevresi, Tarsusluların ve turistlerin özellikle yaz aylarında büyük ilgi gösterdikleri yerler arasındadır çünkü şelanenin çevresi piknik alanlarıyla ve mesire yerleriyle çevrilidir. Bahar aylarında yükselen debisi ve genişleyen çağlayanlarıyla güneşin batışı esnasında muhteşem bir manzaraya ev sahipliği yapar. Bu sebepten dolayı Araplar Berdan Nehrine soğuksu anlamına gelen El Barandan adını vermiştir. Bu isim günümüzde Berdan olarak kullanılmaktadır.

Yazar: Ensar Türkoğlu



Merhabalar 24 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı DEFNE MASAT yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Türkiye’nin En Şirin Şelalelerinden Tarsus Şelalesi başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Thomas More Kimdir?

Thomas More, O hem Britanyalı bir hukukçu hem de din eğitimi almış engin bilgilere sahip bir kişi olarak tanımlanır. Thomas More’un reformist olduğunu söylemek aslında pek mümkün değildir. Bunun nedeni Katolik kilisesine çok bağlı biri olarak bilinmesidir. Ancak 8. Henry tarafından kafası kesilerek idam edilişi Katolik kilisesine karşı cephe arayışını beraberinde getirmiştir. Katolik kilisesinin olağanüstü sert kurallarına karşın More’un yine de Katolik kilisesine  bağlı oluşu yaşadığı dönemde var olan savaşların bunu mümkün kıldığı görüşüyle açıklanır. More gerçek manada iyi bir hayat sürülmesi ancak dini bütünlükle açıklanabilir. Dini inançlar olmaksızın insanları frenlemenin mümkün olmadığını düşünür. More’a göre Ütopia bir adadır. Yönetim şekli mutlak monarşidir. More’un yaşadığı dönemde kapitalizm yükselip feodalizm çökerken monarşinin doğumuna ortam hazırlamıştır. More’un eserlerinde bunların etkisi görülür. Genel itibariyle More ve Platon karşılaştırılacak olursa, Thomas More, özel mülkiyete karşıdır. Ancak özel mülkiyetin yasaklanışı yolundaki görüşü üretilen şeyler üzerindedir. Amacı ise ekonomik eşitsizliğin ortadan kaldırılmasıdır. Ayrıca aile kurumunun varlığını kabul eder. Hümanist bir yaklaşıma sahip olmasına rağmen köleliğe karşı değildir. Bu noktada Platon’la birleşir.

Thomas More iyileşemeyecek derecede ağır ve önemli hasta olanların ve ayrıca çok yaşlı insanların intihar etmek istemesini yani ötenaziyi meşru kabul eder. Ona göre zaten kurtulma şansı olmayan ya da kendi canından vazgeçmek isteyen birinin intihar etmesini yasaklamanın hiçbir anlamı yoktur. O kişi zaten toplum için faydalı olma vasfını geri dönüşü olmaksızın çoktan kaybetmiş kişidir. Thomas More tam anlamıyla bir savaş karşıtıdır. Savaşın sebebinin insanların içinde yatana sahiplik duygusuna dayandığını belirtir. Bu yüzden More’un dünyaca ünlü ütopyasında bulunan evlerin kilidi bile yoktur evler 10 yılda bir değiştirilir ki sahiplik duygusu oluşmasın. Ayrıca evler hep aynı tiptedir ki kıskaçlık olmasın.

Kaynakça:
Thomas More-Utopia

Yazar: Emir Karasu



Merhabalar 24 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı AYTEKİN MYAMLKHAGVA yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Thomas More Kimdir? başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Makyajla Daha Genç Görünmenin Yöntemleri

Makyaj kadınların hayatında büyük yer tutar. Daha güzel ve bakımlı görünmenin en etkili yolu olmuştur. Daha güzel ve etkileyici olmak için yapılan makyaj aynı zamanda ilerleyen yaşlarda daha genç görünmek için de kullanılabilir. İlerleyen yaşla birlikte cilt kurumaya ve kırışmaya başlar. Doğru tekniklerle uygulanan makyaj sayesinde yaş gizlenebilir ve kişi olduğundan 10 yaşa kadar daha genç görünebilir. Uygulanması gereken yöntemler ise şunlardır.

1. Yaş almakla birlikte cilt eski nemli halini kaybeder. Bu yüzden cildi çok iyi nemlendirmek gerekmektedir. Nemlendirici ürünler kullanılırken kırışıklık karşıtı ürünlerin tercih edilmesi daha etkili olacaktır.

2. Kapatıcı seçerken su bazlı likit kapatıcıların tercih edilmesi gerekmektedir. Diğer kapatıcılar tabaka halinde olduğu için yaşla birlikte oluşan kırışıklık çizgilerine dolacaktır. Bu da kırışıklıkları daha da belirgin bir hale getirecektir. Aydınlatma özelliği olan kapatıcılar ilerleyen yaşlarda daha etkili olacaktır. Ayrıca gözün bitiş çizgisinden kaşa doğru uzatılan kapatıcı yaşla birlikte aşağı düşen göz çevresini yukarı kalkmış gösterecektir.

3. Fondöteni el veya fırça yerine makyaj süngeri ile sürmek de kırışıkların kapatılmasında etkilidir. Suyla ıslatılmış ve suyu sıkılmış bir sünger hem pürüzsüz bir şekilde fondötenin yayılmasını sağlar hem de fondötenin fazlalığını alarak ince bir bitiş sağlar.

4. Yaşla birlikte yüzdeki yağ dokusu azalır. Elmacık kemikleri daha belirginleşir. Bu bir avantaj olarak değerlendirilebilir. Elmacık kemiklerini daha da belirginleştirmek için elmacık kemiklerinin en yüksek yerine uygulanan allık sayesinde yüz daha dinç ve genç görünür. İlerleyen yaşlarda doğal tonlu kayısı ve şeftali tonlarında allıklar kullanılması daha makbuldür.

5. Gür ve şekilli kaşlar gençliği temsil eder niteliktedir. Yaşla birlikte kaş sayısı azalır. Bu yüzden kaşların uygun bur kaş kalemi ve farı ile çizgiler halinde doldurulması gerekir. Çizgiler halinde doldurulmasının nedeni daha doğal bir sonuç elde etmek içindir.

6. İlerleyen yaşlarla birlikte dudaklarda incelme görülür. Dolgun ve daha genç görünen dudaklar için dudak kalemi kullanarak dudaklar büyütülebilir. Dudak çizgisinin dudak kalemi ile bir kalem ucu kadar dışarıdan çizilmesi ve dudağa açık renk bir dudak parlatıcısı uygulanması dudakları daha dolgun gösterir. Dudak tonuna yakın gül rengi tonlarında rujlar daha uygun olacaktır.

7. Yaşla birlikte dudak kenarları da aşağı doğru sarmaya başlar. Bunu kapatmak için dudağın dış köşelerinin alt kısmına aydınlatıcı sürmek gerekmektedir.

8. Fondötenin altına içinde krem aydınlatıcı kullanılabilir. Bu sayede cilt daha canlı ve parlak görünür. Canlı bir cilt gençliği temsil ettiğinden yaşın daha genç görünmesine yardımcı olur. Çok fazla parlayan bir görünü istenilmiyor ise sadece elmacık kemiklerinin üzerine sürülmesi de etkili olacaktır.

9. Far sürerken açık renkler tercih etmek gözlerin daha büyük görünmesine yardımcı olur. Yaşla birlikte göz kapakları da düşmeye ve kırışmaya başlar. Açık renk farlar göz düşüklüğünü örtmeye yardımcı olur. Far sürmeden önce far bazı kullanmak da gerekmektedir. Çünkü kırışık göz kapaklarının arasında farlar birikme yapacaktır. Far bazı ise bu kırışıkların arasını doldurur ve farın birikme yapmasını önler.

10. İlerleyen yaşla birlikte pudra ürünlerini kullanmayı da bırakmak gerekir. Çünkü zaten yaşla birlikte kuruyan cildi daha kuru gösterir.

11. Kalem veya eyeliner sürerken gözün sadece dış köşelerine sürülmesi tercih edilmelidir. Yaşla birlikte düşen göz kapaklarını daha yukarıda gösterir.

12. Kırışıkların içinin aydınlatıcı ile doldurulması da genç görünüm sağlar. Bu sayede kırışıklıklar kapatılmış olacaktır. Mimik çizgileri de aynı şekilde aydınlatıcı ile doldurulabilir.

13. Yaşın ilerlemesi ile birlikte uzunluk veren maskaraların kullanılması gerekir. Yaşla birlikte zayıflayan kirpiklere dolgunluk veren maskara sürülürse kirpikler bunu taşıyamaz ve aşağı doğru düşer. Bu yüzden hafif formüllü maskaralar daha genç görünmek için tercih edilmelidir.

Yazar: Özge Yıldırım



Merhabalar 24 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı BELGİN ÇELİKTAŞ yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Makyajla Daha Genç Görünmenin Yöntemleri başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Thomas Alva Edison Kimdir? Ampulün İcadı

Thomas Alva Edison, yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan'daki Port Huron'a yerleşti. İlköğrenimine burada başladıysa da yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı bir kişiliğe sahip olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi.

Bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuvarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeye yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aleti yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. O günlerde geçirdiği ağır bir hastalık sonucu kulakları ağır işitmeye başladı.

Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki Laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison, Michael Faraday'ın Experimental Research in Electricity adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday'ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı. 1868′de kendine atölye kurdu. Aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison Borç içinde Boston'dan ayrılarak New York'a yerleşti. Edison'un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin isteği üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph company'den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Sattığı patentlerle kısa sürede önemli miktarda para kazandı. Bu parayla New Jersey'deki Newark'ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey'deki Menlo Park'ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı.
1876′da Graham Bell'in geliştirdiği konuşan telgraf(telefon) üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877′de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslar arası düzeyde yayılmasına neden oldu.

1878′de William Wallace'in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company'yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda(vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879′da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı.

1887′de Menlo Park'tan New Jersey'deki West Orange'a taşınan Edison burada önceki laboratuvarlarının on katı büyüklüğünde Edison Laboratuvarını açtı. 1890′lara doğru uzun erimli iletime daha uygun olan alternatif akım geliştirildi. Doğru akımın üstünlüğüne inanan Edison, bir kampanya başlatarak kamuoyunu, yüksek gerilimli alternatif akım sistemlerinin son derece tehlikeli olduğu yolunda uyarmaya çalıştı. 1892′de ise Edison General Electric Company'nin denetimini yitirdi.Ve şirketi General Electric Company ile birleşti. İki kez evlenen Edison'un altı çocuğu oldu. Yaşamının sonuna değin yeni buluşlar yapmak için uğraş verdi.

Ampulün İcadı
Edison bir dinleme gezisi sırasında metal fabrikatörü ve Amerika dinamo makinesinin imalatçısı Willam Wallace'ın yaptığı yeni elektrik lambasını gözden geçirmeye davet edildi. Edison tahta çerçeveyle hareket eden iki koldan ibaret basit cihazın karşısına grafit plaka iliştirilmişti. Her iki plakayı birleştiren elektrik akımı ve mavi ışık yayı gibi görünüyordu. Gözleri kamaştıran bu alev, grafit plakaları çabucak eritiveriyordu.

Edison’un 40-50 iş arkadaşıyla işe koyulma tarzı, bilim araştırmaları tarihinde eşsizdir. Ara vermeden çalışıyorlardı. Atölyede yapılan ufak cam ampullerin içerisindeki hava, elektrik akımının kızgın hale getireceği maddenin yanmasına engel olmak için boşaltıyordu. Fakat esas mesele bu maddenin ne olacağı konusundaydı. Kimi maddeler çok az dayanabiliyor, kimileri çok pahalıya mal oluyordu. Halbuki Edison öylesine ucuz bir lamba yapmak istiyordu ki, herkes alıp evine takabilsin.Kömürleştirme işleminden geçmiş mukavva, hindistan cevizi kabuğu, mantar, hatta laboratuarı gezmeye gelen bir misafirin kızıl sakalından bir iki tel bile denendi. Durmadan çalışmak yüzünden Edison'un gözleri yanıyor, dayanılmaz sancılar veriyordu. Ama o bunları kimseye söylemiyor, sadece hatıra defterine kaydediyordu. Peşpeşe deneylerin sürdüğü bir gün asistanı "Artık bu işten vazgeçsek, çünkü şu ana kadar bine yakın deney yaptık ve hiçbirinden sonuç alamadık!" dedi. Edison hemen itiraz etti ve: "Bu doğru değil! Evet, amacımıza ulaşamadık ama hiçbir netice elde edemediğimiz doğru değildir. Çünkü aradığımız şeyin bin farklı yapılamama şeklini öğrenmiş olduk." dedi. Bu Edison’un tarihe geçmiş en önemli sözüdür.

1879 Kasım'ında Edison bir gece yazı masasının başına oturmuş, sönük bir puroyu emerek ne yapacağını düşünüyordu. Dalgın dalgın ceketinin düğmelerinden birini çevirirken düğme koptu. Üstünden bir iplik parçası sarkıyordu. Birden yerinden fırladı, laboratuvara geçti ve teknisyenlerine iplik parçasını gösterdi. Bir yumak ip alıp, ufak parçalar halinde bölmelerini ve kömürleştirip lambaya takmalarını söyledi. Asistanları sonuç ummamakla beraber hemen söylenileni yaptılar. Edison'un bu fikri, çalışmalarından vazgeçmeden önce başvurulacak son çare gibi görülüyordu.

Kömürleştirilen iplikler her seferinde kırılmasına rağmen bir tanesi kırılmadan lambaya takılabildi. Lambanın havası hemen boşaltıldı. Lambaya elektrik verildiğinde iplik kızdı ve tatlı sarı bir ışık meydana geldi. Edison ve arkadaşları ışığa büyülenmiş gibi bakıp, acaba ne kadar sürecek diye kara kara düşünüyorlardı.

Ampul saatlerce sönmedi. Süren çalışmalar sonunda elektrik santrali yapmak, 900 binada elektrik şebekesi kurmak, binlerce sayaç yerleştirmek,duylarıyla beraber 14.000 ampul yapmak gerekti. 4 eylül 1882'de meşhur mucidin bir işareti üzerine akım verildiği zaman, bütün mahallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik hallenin yüzlerce binasında binlerce elektrik ampulü yandı ve etrafa parlak, tatlı ışıklar saçılmaya başladı.

Edison devrinin en büyük meraklısı ilan edildi. Herkes sadece lambaları değil, onu da görebilmek için akın etti. Edison'u tanımayan kimse kalmadı. Edison’un en önemli yeri Menlo Park, New Jersey’deki ilk endüstriyel araştırma laboratuarıydı. Sürekli olarak teknolojik keşifler ve geliştirmeler-iyileştirmeler yapmak gibi özel bir amaç için kurulmuş ilk kurumdu. Edison birçok icadını resmi olarak bu laboratuarda üretmiş, birçok çalışanı onun direktifleri doğrultusunda icatların araştırma ve geliştirmesinde görev almıştır.

Elektrik mühendisi William Joseph Hammer, 1879 Aralık’ında Edison’un laboratuar asistanı olarak görevine başlamıştır. Telefon, fonograf, elektrikli tren, demir madeni ayıracı, elektrikli aydınlatma ve diğer birçok icatta büyük katkılarda bulunmuştur. Hammer’ı özel kılansa elektrik ampulünün icadındaki ve bu aletin geliştirme ve testleri sırasındaki çalışmalarıdır. Hammer 1880’de Edison’un lamba çalışmalarının şef mühendisi olmuş, bu mevkiideki ilk yılında Francis Robbins Upton’ın genel müdürlüğünü yaptığı fabrika 50.000 ampul üretmiştir. Edison’a göre Hammer elektrik ampulünün bir öncüsüdür.

Kaynak



Merhabalar 24 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı NİHAL ÜNALDI yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Thomas Alva Edison Kimdir? Ampulün İcadı başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.



Paranın İcadı ve Tarihsel Gelişimi

Para, mal veya hizmetlerin değişim aracı olarak kullanılan bir araçtır. Dilimize, küçük parça anlamına gelen Farsça "pare" kelimesinden geçmiştir. Lira ise, İtalyanca üzerinden, Latince terazi anlamına gelen "Libre" kelimesinden dilimize geçmiştir. Para, bir ülkenin egemenliğinin ve özgürlüğünün ifadesi olduğundan kendini güçlü hisseden ülkeler kendilerine ait para basarak egemenliklerini çevresine ifade etmiştir. Günümüzde yaklaşık 160 çeşit para birimi tedavüldedir. Bu yazımda paranın icadı ve tarihsel gelişiminden bahsedeceğim.

Frigyalıların yıkılması sonrasında Kral Gigges zamanında M.Ö. 687 yılında, Anadolu'nun batısında, Gediz ve Menderes nehirleri arasında, Lydia (Lidya) adında bağımsız devlet kurulmuştur. Bu ülkenin başkenti günümüzde Manisa-Salihli civarında bulunmuş olan Sardes şehridir. Sardes, o dönemin en zengin şehirlerindendi. Kral yolu olarak bilinen; Asya'dan gelen malların Ege Denizi'nden Avrupa'nın önemli limanlarına taşınması sayesinde yüksek miktarda gelir elde etmekteydiler. Bu yol sayesinde Lidyalılar dünyanın diğer bilinen devletlerin halklarıyla büyük ticari faaliyette bulunmuşlardır. Bu ticari faaliyetler sonucu gerek kültürel, gerek teknolojik ve gerek ticari alanda büyük ilerlemeler kaydederek komşularına göre üstün konuma gelmişlerdir. Böylece, ülkenin sınırları doğuda Kızılırmak'a kadar genişletilmiştir. Ticari faaliyetler önceleri mal değişimi aracılığıyla yapmaktaydı. Bu durum insanları belli zaman sonra doğal olarak pek tatmin etmemeye başlamış. Yaptığı çalışma mal satımı sonucu alacağı hakkını mal mülk haricinde biriktirebilir bir araçla yapılması isteniyordu. Bunun sonucunda Kral Gigges tarihte ilk para olarak kabul edilen ve insanların birbiriyle ticaretinde değişim aracı olarak kullanılan araçlar üretilmiş. İlk paralar Lidya'nın başkenti olan Sarses şehrinin ortasında akan Pactolus nehrinin (Gediz nehrinin bir kolu Sart çayı) alüvyonlarındaki altın ve gümüş, alüminyum, nikel, tunç karışımından üzerinde Lidya kralının arması olan kartal başı figürlü metal külçeler üretilmiştir. Croesus (Karun)döneminde külçeler altın ve gümüş olarak ayrı ayrı basılmıştır. M.Ö. 700'lü yıllarda Asur hükümdarı Sennasherib döneminde basılmış gümüş külçeler bulunmuş olmakla birlikte bunlar herhangi bir yazılı kaynakta belirtilmemiştir. Lidyaların işlevi Heradot tarafından kayıt altına alınmış olduğundan parayı Lidyalıların keşfettiği söylenmektedir.

İslamiyette ilk para 639 yılında Hz. Ömer döneminde basılmıştır. Dünya üzerinde ilk kağıt para (banknot) 806 yılında Çin'de basılmıştır. Avrupa'da ilk kağıt para 1660 yılında İsveç/Stokholm'de basılmış ve kullanılmıştır. Bundan birkaç yıl sonra da Birleşik Krallık (İngiltere)'da kağıt para kullanımı başlamıştır. Amerika Kıta'sında kağıt para 18. Yüzyılın başlarından itibaren kullanılmıştır.

Osmanlı döneminde ilk para Orhan Gazi döneminde gümüş akçe olarak basılmıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminde İstanbul'un fethinden sonra altın sikkeler basılmıştır. Yine Fatih Sultan Mehmet döneminde dünyanın en büyük darphanesi İstanbul-Simkeshane'de kurulmuştur. Simkeşhane; günümüzün Beyazıt meydanında bulunmuş olan bir binadır. İlk başta, para basımı bu binada yapılmaktaydı. Daha güvenli olması amacıyla sonrasında para basım işlemi Topkapı Sarayı'nın içinde yapılmaya başlanmıştır. Bu tarihten sonra Beyazıt'taki bu atölyede sırma tel işi yapıldığından, binaya, simli iplik eğrilen yer anlamına gelen Simkeşhane ismi verilmiştir.

Osmanlı döneminde, Abdülmecid tarafından 1840 yılında dolaşıma çıkarılan "Para yerine geçen kağıt anlamına gelen "Kaime-i Nakdiye-i Mutebereler kullanılmıştır. Bunlar banknot olmaktan ziyade hazine bonosu gibi faizli borçlanma senedidir.
Birinci dünya savaşı sırasında, Osmanlı Hükümeti’nin, İngiliz-Fransız ortak kuruluşu Osmanlı Bankasından, kağıt para basma isteğinin geri çevrilmiştir. Bunun üzerine hazinedeki altın ve Alman Bonoları karşılık gösterilerek, 1915 yılından itibaren Evrak-ı Nakdiye adına yeni banknotlar basılmıştır. Bunlar 1927 yılına kadar tedavülde kalmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında Lira, Kuruş, Para adları verilen para birimleri kullanılmıştır. Para, Liranın kırkta birine denilmekteydi. 1924 yılında 100 paralık banknotların basıldığı söylenmektedir. Bunun yanında metal 10 para da basılmıştır. Para birimi olarak para Osmanlı devleti zamanından beri kullanılmaktaydı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da kullanımı devam etmiştir. Tamamı gümüşten oluşacak şekilde basılan 5 ve 10 paralar Abdulhamit döneminde sadece %10 gümüş içerecek şekilde basılmaya başlamıştır. Bu paranın değeri çok düşük olduğundan da, değersiz olduğunu belirtmek amacıyla bunlar için Metelik kelimesi kullanılmıştır. Metelik kelimesi, Fransızca madenimsi anlamına gelen Metallique kelimesinden türetilmiştir.
Son olarak 1940'lı yıllarda yaşamış birinin anlattığı ve benim ilgimi çeken bir olayı anlatmak istiyorum. Babasından her ay bir lira harçlık alıyormuş, her gün lokantada etli yemek yiyormuş ve para da artırıyormuş.

Kaynakça:
tarihinizinde.com
https://tr.wikipedia.org

Yazar: Çiğdem Aydın



Merhabalar 24 Haziran 2016 tarihli bu bilgi verici yazımızı SUZAN KOCA yazarımız Bilgi Ustamız sitemizde, Paranın İcadı ve Tarihsel Gelişimi başlıklı konu hakkında bilgi ve tecrübelerini bizlerle paylaştı kendisine teşekkür ederiz.